Ceryan


Category Archive

The following is a list of all entries from the Engin category.

Weekend Players

Weekend Players, tek albumleri olan bir grup. Baya downbeat, lounge ve trip hop. Bayağı Frou Frou çağrıştırıyor. Kaskade’in yavaşı, Portishead’in hızlısı. Zero 7 tınısı. Beady Belle’in daha az karın ağrısı. Vokal baskınlığı, son zamanlarda bu türde çok görülmeyen zenginlik. Tam da Everything But the Girl.
[Yeni bilgi: kısa ömürlü olan bu projenin sahibi olan ikiliden, vokaldeki kızmız Rachel, kendisi Bent’e de vokal yapmış. Diğer kişi ise Groove Armada’nın yarısı. “On the standout track, “I’ll Be There,” he lays a 4/4 melody across an accompaniment drawn from “Electric Counterpoint” by the minimalist composer Steve Reich; the result is a polyrhythmic interplay whose heat animates Foster‘s cool delivery, and from concept to execution it’s a textbook lesson for excellence within this genre.” allmusic]

Youtube’da çok yoklar, siz yolları zorlayıp albümü bulacaksınız artık.

MYSPACE [gerizekalının biri duvara müzik koymuş, kendiliğinden açılıyor, ilk önce onu gidip kapatın.]
Reklamlar

Ra(ta)tat

Mike ve Evan’dan oluşan Ratatat Amerika’dan da güzel elektronik çıktığının nadir örneklerinden (biraz abartıyorum, ama teşbihte hata olmaz) Bu müziğe elektronik demeye dilleri varmayan Amerikalılar, hemen “indie” kelimesini yapıştırıyorlar başına. (Kendileri “indie” olmayan bir şeyi dinlemezler tabi.)

Fakat Ratatat indie rock ya da pop müzik değil çok sağlam elektronik, progresive müzik yapmaktalar. Kendi şehirleri olan New York’ta verdikleri konserde gördüğüm üzere de canlı performansları hiç öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Amerikan dinleyicileri bu tür müzikle coşturmaları bile kayda değer.

Canlı performanslarıını kayda değer kılan 3 öğe vardı. Birincisi, enstrüman hakimiyetleri.  Hiç bir enstrüman (davul, klavye, gitar) laf olsun diye çalınmadı, hepsinin hakkını verdiler 2 saat boyunca. Temel sentetik müziğin üzerine iki nota çalmıyorlar, bildiğin gitar, klavye çalıyor adamlar. İkili sahnede bir ordan bir oraya koşturdular, inanılmazdı. Diğer yandan konser boyunca arkadaki videoların hepsi son derece özenle hazırlanmıştı. Genelde arkaya “ilginç” olsun diye serpiştirilen videolar, bu konserde sanat galerisinde yayınlanacak kadar kaliteliydi. En önemlisi ise, çoğu birer video samplingi olan eserler şarkılar ile senkronlanmıştı. Yer yer ikiliyi izlemeyi bırakıp videoları izledim. Son olarak, heralde Ratatat’ın geniş kitlelere seslenmesini sağlayan gitara değinmek lazım. Gitarın ön plana çıktığı elektronik eserler daha çok kişinin dikkatini çekmeyi başarıyor, bunun en güzel örneği Daft Pank’ın Discovery albümü. Sanırım ratatat Amerika başarısının bir kısmını gitar ağırlıklı müziklerine borçlu. Tabi ki bunun dezavantajı da olmuyor değil, gitarı görenler hemen “rock” diye sınıflandırıyorlar iikiliyi.

Ratatat’ın LP3 albümü çok etkileyici. Son albümleri LP4 ise aynı tadı vermese de kulakta yer ediyor.

RATATAT’@MYSPACE


Daft Punk keeps you Alive

Daft Punk, Alive 2007 isimli konser kayıtlarıyla tüm kalpleri fethettiler, hatta grammy aldılar, listelerin altından girip üstünden çıktılar. Discovery ile ana akımın sevgisini kazanabileceklerini göstermişlerdi ve grammy almalarıyla bunu perçinlemiş oldular.

Bu albümün ne kadar muhteşem olduğunu anlatmayacağım, çünkü çok açık; bu albüm muhteşem. Bu albümün neden elektronik müzik performanslarının gerçekten bir performans olduğunu gösterdiği ise başka yazı konusu. Şimdi bu albümün neden çok iyi bir egzersiz müziği olduğuna geçeyim.

Diyelim ki bir saatlik kardio antrenmanı yapasanız var. Bu antrenman alette kardiyo çalışmak, bisiklet binmek ya da koşmak olabilir. Albümü açıyorsunuz en bastan mp3 çalarınızda, zaten hemen hemen bir saatlik bir kayıt bu, süresi çok uygun.

Albümün ritmi Robot Rock ile çok hafif bir şekilde başlıyor. Şarkinin sonuna doğru ritminiz artıyor, ilk deparınızı atıyorsunuz. O depar çok sürmez zaten -ısınmadık daha, hemen “Touch It” ile yavaşlıyorsunuz. “Techonologic”in ritmi de nefes açmaya yarıyor sadece, ama o da ne, nefesimiz açılıyor ve “around the world” diyorlar! İşte gerçek depar ve ritim başlıyor. Buradan itibaren yükseliyoruz. “Television” sonlara doğru tempo düşürse de, “Crescendolls” en yuksek ritimli Daft Punk şarkılarından olduğundan, düşmüyoruz artmaya devam ediyoruz.

En eğlenceli yere geldik; “Too Long” ritmi tamamen düşürüyor ve yavaştan arttırıyor. Biz de pedallarımızı, adımlarımızı hızlandırıyoruz. Bu güzel yükseliş tüm şarkıda devam ediyor. Sonuna geldiğimizde bir anda çıkamayacağımız bir tempoda buluyoruz kendimiz. Sonra gelen “Around the World” ve “Harder Better Faster Stronger” ile ayni yüksek tempo devam. Antrenmanımızın ilk yarısı, söz ile müziğin en uyumlu olduğu şarkılarından “Too Long” ile zirve yapıyor.

Derin bir nefes ile, “oh! iyi terledik” diyoruz. Çünkü antrenmanımızın yarım saatlik ilk kısmi bitti. Biraz rölantide devam etmeliyiz. Daft punk bu konuda da yardımcı oluyor, çünkü “Face to Face” rölantide başlıyor. İlk yarıdaki kadar ısınmaya gerek yok, ikinci yarının ikinci şarkısı “One More Time” toparlanıyoruz, ondan sonra “Aerodynamic” ile zirvede devam ediyoruz. Nefesi tükenenler için “Forget About The world” yardıma koşuyor ama en fazla bir dakika, çünkü muhteşem ritmi ile, “The Prime Time of Your Life” giriyor, ve “now live it!” emriyle tempomuz kısa sure de düşmeyecek şekilde artıyor. 10 dakika sürecek, en yüksek enerji yaktığımız bolumun sonunda “Da Funk” bizi yavaşlatıyor, antrenmanımızı zirvede bitirmek için buna ihtiyacımız var. Son şarkılarımız, “Superheroes”/”Human After All”/ “rock’n roll” ile zirvede bitirmeyi başarıyoruz.

Bunu deneyin, bir saatin su gibi aktığını göreceksiniz. Ayni zamanda doğru ritimler ve şarkılar sayesinde fark etmeden en fazla enerjiyi harcayacaksınız. Zaten daft punk gerçek bir doping.

Tabi ki bu akan müzik benim spor yapmam için değil, doğru bir müzikal performans için yapıldı. Fakat böyle bir faydası olacağını onların tahmin ettiğini sanmıyorum; sport sounds better with them!


Amerika’dan esintiler

Herhalde blogun her hangi bir yerinde Amerika’daki elektronik müzik eksikliğinden bahsetmişimdir. Burada elektronika, ya avrupa safsatası ya da tekno olarak algılanıyor ve pek dinlenmiyor. Yapanı da bulmak zor. Bulacaksanız bir kaç şehirde arayacaksınız, mesela LA, NYC falan.

Diyelim buldunuz, o zaman da hakkını verip paylaşacaksınız. İlk ibretlik paylaşım Blockhead. Görece Türkiye’de de bilinen DJ’imiz New York’lu. Son iki albümünü tavsiye ederim, eğer myspace sararsa durmayın, devam edin. Kendisini rahatlıkla Bonobo, Quantic’e üçüncü yaparım. Yaptım bile.

Blockhead myspacewiki – bu da favori parçalarından:

Diğer iki önerimizden (ikisi de Filedelfiya’lı) ilki bir grup: Pink Skull. Saykodeli bir house yapıyorlar. Tabiki ucundan hip hop ve trip hop olacak. Hafif bir fat boy tadı var. Bence kesin bakın.

Pink Skull myspace

Son grubumuz Moqita. Bu arkadaşlar Nu-Jazz denen, bazı çevrelerde soul denen, hatta ileri gidip Smooth Jazz diyenlerin de olduğu türe yakın bir müzik icat ediyorlar. Easy listening de diyim tam çorba olsun. Zero 7, Gabin tadı kalacak kulaklarınızda, eğer dinlersiniz

Moqita myspacesiteleri


Kara kum tanecikleri!

Bugünkü konumuz; “Bonobo yeni albüm çıkarmış.”

İlk önce Bonobo’dan bahsetmek gerekiyor. Kendisi İngiliz bir producer/DJ. Producer kelimesinin yapımcı ile aynı olmadığı, ve daha iyi bir Türkçesinin olmaması ayrı bir yazının konusu, fakat ufak da değinmek lazım. Producer olan DJ’ler bildiğiniz, özgün müzik üreten muhteşem insanlar. Nujabes, Quantic bu türün ne güzel örnekleridir. Bonobo da onlardan biri.

En son albümü “Days To Come” üzerinden nerdeyse 3 yıl geçmişti. Yeni albümü “Black Sands” ise geçtiğimiz günlerde çıktı. Yeni albümden sonra “Days to Come” albümünün istisna olduğu daha da belli oldu. Yeni albüm ilk albümlerine daha yakın, dans ritimleri daha fazla, vokal daha az, davul ritimleri daha geride ve bass yönü kuvvetli. “Days to Come” eğlence ortamında çalınması zordu, ama yeni albüm çok rahat bar, club ortamlarına gidecek kıvamda, hele bir de remixleri çıkarsa… Bu dediklerim albümde yenilik olmadığı yönünde algılanmasın; uzak doğu çizgisi, Nujabes, DJ Krush dinleyen bünyelerde “vel dan” etkisi yaratmıştır.

Benim açımdan şöyle bir güzelliği de oldu albümün; beğendiğim albümün turu dahilinde, bonobo Boston’a geliyor. Güzel bir yaşgünü hediyesi oldu.

İlk dinlemelerde hoşuma giden 3 şarkıyı monte ettim buraya, ama burda kalmasın kara kumlar, daha da dinlensin.


Türk ceryanları

Elektronik müziğin Türkiye’de aslında görece çok dinlendiğini Amerika’ya gelince farkettim. Fakat üretim kısmında hala çok ileride değil, diğer türlere göre. Bu nedenle Türkiye merkezli müziğe özel bir yazı ayırmak faydalı olabilir.

Lafı uzatmadan, 4’ü bir arada olan yazıya dönüyorum. Dörtlemenin ilki bir grup, WUFI. Dinlediğime çok mesut olduğum bu grup, hafif French Electronica, Drum&Base olarak tanımlanabilir.  Dans ortamına çok iyi gidecek şarkılarının yanında, elektro rock‘a kayacak şarkıları da var.

Tek albümleri var, 2 şarkılarına klip çekmişler. Sözlerini de sevdiğim “Shut up”  burada;

İkinci sırada Kabus Kerim var. Cartel’den bildiğimiz usta samplerın değerini ünlü şarkıları “Araba yok” ve “Hani bana para” şarkılarıyla hatırlayabiliriz. Kendisinin şimdilerdeki sample ve miksleri de dinlenesi kesinlikle. O nedenle myspace ziyareti yapmakta fayda var.

Giles Peterson, ünlü bir producer/dj. Lounge FM kendisinin programlarını yayınlıyor. Anlaşılan o ki Türkiye’deki müzikle de ilgili bir insan, çünkü AHU’dan onun sayesinde haberimiz oldu. Çok bilgi bulamadık kendisi hakkında, ama myspace sayfası işte burda.

Son olarak Onor Bumbum diyeyim. Sade müzikler yapıyor ve kendisi söylüyor. İstanbul’da bir yerlerde çalmaktaymış. Belki bir gün canlı dinleyebilirim. Sesinin üzerindeki effekt bazılarının canını sıkabilir, uyarayım.

Kendi sayfası burda, canlı kayıtlarını da koymuş. Faydalı bir site olmuş. Yeni oluşum Two Curlies ise bonus.


DNA of music

Blogun kısa süren geçmişine bakınca sampling müziklerinin ağırlıklı olduğu gözüküyor, kaçmak lazım bundan.

Ama bu sitenin reklamın yapmadan bırakmayayım samplingi

http://www.whosampled.com/

soyle bir site var. Tahmin edileceği üzere şarkıların hangi müziklerden yapıldığını bulmanıza yardım edecek bir oluşum. Örnekleyim, bilinen Air bunları kullanmış, Amon Tobin şöyle yapmış. Şimdilik çok geniş değil veritabanları, ama yine de yeni müzikler keşfedebilirsiniz.

Hoş olmuş ve neden daha önce görmemişiz diyip kısa yazımızıa son veriyoruz.


myspace (a.k.a. kırk yıldır bilineni ben buldum diye satma çabası)

Myspace güzel bir oluşum. “Neden?” dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım.

Birinci faydası her hangi bir müzik odağı için çok kısa sürede size bilgi verebiliyor oluşu. Youtube, ekşi sözlük, wikipedia gibi bilgi merkezlerinin özetini çat diye koyuyor karşınıza. Nereliler, son konserleri, şu an aktifler mi, kaç kişi gelip dinlemiş myspace’ten ve tanımak için hangi şarkılarını dinlemek gerek gibi hayati sorularınıza kısa zamanda cevap alabiliyorsunuz. Fazlasını isterseniz, indirirsiniz, başka sayfalara bakarsınız, keyfinize kalmış.

İkinci faydasını yeni keşfettim; sayesinde benzer müzikleri ve kankalarını hemen bulabiliyorsunuz. Diyeceksiniz last fm, reroro. Tamam, sakin, sözüm bitmedi. Onlar da dursun da, myspace sayesinde arkadaki sosyal bağları görebiliyorsunuz; daha bir coğrafi, doğrudan üreten odaklı ve eş dost durumları var.

Örneklerimizin üzerinden gidelim;   gotye diye birisini önerdi arkadaş -tamamen arkadas canlisi hislerle, dinledik beğendik. Avalanches’i hatırlattı. myspace arkadaşlarıından faux pas diye birisi var. Üşenmeden tıkladık.

Dinledik. O da Avustralyalıymış, gotye gibi. Ordan sardırdık mı Avustralya müziğine. Artık aynı tür de olması gerekmiyor, hatta aynı türe geri dönemiyorsunuz, takdir edersinizki çok tür var, türlü türlü türler. Tek tek sekerek ilerliyoruz. Bir de şöyle bir şey oluyor bu gezide, tek tek sekerken dinleyici sayısı düşüyor. 670 binden 65 bine düştük mesela.

Sonra Kharkov‘a geldik.  Ordan da Solo Andata‘yı bulduk. Bu son iki isim o kadar az biliniyorki, youtube bağlantısı bulamadım!  Bu noktada tabi ilk müzikten çok uzaklaştık, ama ne kazandık, kıyıda köşede kalmış gruplar ve yeni müzikler bulabildik. Yoksa Sydney’de kıyıda köşede çalan adamları nasıl dinleyecektik değil mi canlar. yaa yaa. myspace diyip geçmeyiniz.


The Avalanches

The Avalanches’i ilk kez Lounge FM’de duydum, Frontier Psychiatrist. Şarkının dile pelesenk olan sözleri “That boy needs therapy” aratınca youtube’dan videosunu bulmak mümkün. Şarkının en az kendisi kadar etkileyici ve zekice bir videosu var. Cevher’e ulaşmak, albümü (Since I left you) indirmekle doruk yapıyor. Bu şarkının olduğu albümün, sampling türünde bir kült olduğunu söylemek abartılı kacmayacaktır.

Ne yazık ki, dakikalar içinde yükseldiğimiz heyecandan damdan düşer gibi uzaklaşıyoruz, çünkü 2000 yılındaki bu albümleri dışında başka bir albümleri yok. Resmi sayfaları ise terk edilmiş durumda. Başka toplama albümlerde remixleri var, o kadar.

Tek tesellimiz, albümlerinin insanı en az bir kaç ay oyalama yetisi, tüketmesi çok güç çünkü çok zengin bir albüm. Albüm 3500 sample kullanılarak yapılmış. 2 klipleri var, diğer klip Since I left you için çekilmiş ve bir kaç kez izlettiren kliplerden.

Önerimiz şu, ilk önce Frontier Psychiatrist’i dinleyin, ondan sonra klibini izleyin (bu şekilde klibin başarısı daha çok anlaşılacaktır). Sonra albümü indirin, ve dinleyin. Zaten bu türü seviyorsanız bırakamayacaksınız.

The avalanches@myspace


Radyolar

Dinlediğim müziklerin ciddi bir kısmını radyolardan keşfettim. O nedenle bağlantılar kısmına radyoları eklemek gerekti.

Bir iki yorum yazayım bu radyolar ile ilgili. En çok keşfi Monkey Radio sayesinde yaptım. Yenilenmeyen bir arşivle çalıyor. Yine de tüketmek bir kaç ay alıyor. Lounge, downbeat ekseninde çalıyor. Bazı programlar ile yayını mp3’e çevirip arşiv yapabilirsiniz (bağlantı kotalı değilse). Lounge FM ise daha fazla populer müzik çalıyor. Ama şarkı keşfetmek imkansız, çünkü şarkı isimlerini söylemiyorlar.* Alman lounge radyosu ise güzel bir arayüze sahip ve daha yavaş müzikler çalıyorlar. Son olarak Dinamo FM ise daha hızlı müzikler çalıyor. Denemeye değer.

Var mı sizin önerileriniz?

*[edit] sonradan bunun için 2 yöntem geliştirdim. Birincisi, şarkı sözlerini google’da aratmak. Daha kolay olan yöntem ise Tunatic diye bir program. Radyoyu bilgisayarda dinlerken, bu programı kullanarak şarkının ismini ögrenebiliyorsunuz. Her şarkıyı bulamıyor, ama bu da bir adım.